.

.

hayat

June7

yani, şimdi söze nereden başlayacağımı bilemiyorum. çok fazla önemli haber olunca bir süre sonra duyarsızlık başlıyor bittabi. işte o duyarsızlığın içinden önemsiz bir haber de; okuduğum bir kitabı tekrar okumaya başladığım. bunun dışında sürekli, iki kat tutkal, elli kat vernik. başka da bir şey yok.

“… Fakat ben eski Hayri değildim. Hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı. ”

Hayri İrdal

ay

May26

bazen aya gidip oradan buraları seyredebilme gibi bir şeyimiz olsaydı, büyük ihtimalle gazetelerde “aydan atladı” gibi intihar haberleri olurdu.
zaten yükseklik korkum var.

akşam akşam..

May11

hoş, sabah sabah da olsaydı aynı etkiyi yapacaktı bende.

“Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm Ya Sıddık’ derdi,
ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.
… ”

“Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;
ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız? ”

Ah Muhsin Ünlü

ah ki ne ah..

portakal çiçeği

April16

dün markette bir teyze, hayretler içinde elindeki portakalı inceliyordu. herkesin burnuna ” şunu bi kokla ” diyerek portakalı çarptırıyordu. ben de arkada gizliden ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. teyze ilk defa, portakal çiçeği görmüş meğer. yaklaşınca çiçeğin kuru ve minicik olduğunu gördüm.

ortaokula giderken büyükçe bir portakal ağacı bahçesinden geçerdim. bahar gelince bahçedeki yürüyüşümü yavaşlatırdım. çocukların çoğu o çiçeklerden kolye yapardı. ben de, o çiçekler portakal olacak diye dokunmaya korkardım. kokusunun güzelliğini anlatabilmem mümkün değil. hani ölmeden önce insanlar yapılacak şeylerin listesini yaparlar ya, bence islamın ve imanın şartlarından sonra insan, hayatında en azından bir kez bahar ayında portakal ağacı bahçesini gezmeli.

çiçeklerden kolye yapmalı.

yorgun uyku

April8

paralel evrendeki diğer ben’in ismine nalternatif koydum

bugün tam 3 saat uyumuşum. 7-8 aydır hiç gündüz uyumamıştım. uykumdan dinlenmiş olmamı bekliyordum ama aksine çok yorgun kalktım. ama buna rağmen şunu da yapayım bunu da yapayım diyerek günlerdir bitmeyen bişeyleri bitirdim. hatta yeni yapacağım şeylerin listesini yaptım.

v

buna da bugün başladım daha bitmedi.

v
v

döşeme de bu fotoğrafta birleşti. hoşuma da gitti. bunlar hakkında söyleyeceğim bişey yok.

v

atlaya zıplaya lost ve arkadaşları

April7

lost’un bu bölümü ile resmen kendi flash forwardımı yaşadım. charlie’nin parmağı kopmuş mu diye baktım, penny’ nin hastanede doktor olarak, desmond’un karşısına çıkacağını sandım.

aynı şey son çekilen star trek’i seyrederken de oldu. heroes’un sylar’ı, hatta house’un cameron’u bile vardı.

kendi öngörüme göre böyle dizi/sinema seyretmeye devam edersem 6 ay sonra ben de bir dizi kahramanı gibi yalan olacağım.

iyi geceler, iyi seyirler.

hepsi bir arada

April5

teyp

seni ihmal etmedim blogum. hayır çok uykum da yok.

ve hayat dediğin şey; sevdiğin kahvenin zor açılması ama sevmediğin kahvenin “kolayca ” açılmasından ibaret de değil. her seferinde bu başına gelecek de değil.

bir diğer adı : pabuç

March29

eğer bir yıl önce bu yazıyı yazsaydım aynen şöyle diyecektim “hayatımda ayağımı sıkmayan bir ayakkabım olmadı”

bir yıl önce bu kaderimi değiştiren şey ise; artık hayatıma başka birinin de müdahil oluşuydu ki, hep iyi anlamda oluyor. ayakkabı geçmişimi çok net hatırlıyorum. mesela ayakkabı denilen şeyi ilk farkettiğimde 4 yaşımdaydım. babamın doğum günümde aldığı kırmızı rugan ayakkabılardı. çok severdim. insan sadece kendine has zannediyor bu tür şeyleri, ama şebnem ferah bile bu ayakkabılara şarkı yazdı. demek ki herkes, hemen hemen aynı şeyleri yaşıyor.

sonra ikinci en sevdiğimse; bir metre karın – o zamanlar boyum da o kadar olabilir- içinde yürümeye çalıştığım red-kit botlarımdı..

daha sonraları çok beğenerek aldığım ayakkabılar benim için ilk günlerinde tam bir hayâl kırıklığı olmaya başladı. boy uzamasıyla, kemik yapısıyla ilgili falan derken, resmen ayakkabı denilen şey işkence oldu bana.

“ayakkabını aldığın ilk gün evde giy biraz dolaş ” telkinleriyle, kalın bir çorap giyip biraz genişlesin diye uğraştığım çok olmuştur. bunları bilmeme rağmen, yeni bir ayakkabı ile ikinci kez farklı bir şehire gidip bunu yaptığıma ikinci kez pişman oldum. tıpkı geçen seneki gibi, gittiğim yerden yeni bir çift ayakkabı ile geri döndüm. ve yine geçen seneki gibi, ikinci aldığım ayakkabı bana hiçbir sorun yaşatmadı.

oysa ki bildiğin 38,5 numara, taraklı değil ve hiç topuklu ayakkabı da giymem. neden böyle oluyor çözemedim.

sizi ayak mevzusuyla meşgul ettiğim için özür dileyerek, sonra savunma amaçlı şu cümleyi “zaten kendime yazıyorum, okumasaydılar” kurup, resmen kaçarak uzaklaşıyorum.

09.05 – 4

March28

pencere

“hayatımda hiç 250 km/sa hızla geri geri gitmemiştim/k” dedik.

hızlı, çok hızlı, yüksek hızlı trenin bir mekik gibi olduğunu unuttuk. o değil de konya- ankara hattında bir süre çalışan bir adam aldı biletleri. eskişehir’den hatırladığım şeyler; bir arkadaş ziyareti ve ayakkabı yüzünden pek kolay yürüyememek.

pencere

“pencere, en iyisi pencere ” demişti bir şair.

bugün saatler ileri alınmış. uyanır uyanmaz telefonun saatine bakınca 09.05′te kalkacak olan treni kaçırdığımızı zannettik. benim aklıma aynen buna benzer bir şekilde kaçan kpds geldi. evde heycan ve panik üzerine televizyonu açıp bakan biri sayesinde gerçek ortaya çıktı. saati de ya televizyondan ya da telefondan öğreniyoruz.

başka işim olmadığından, neden hâlâ kalkış saati bu şekilde olur diye düşünüyorum.

pencere

bütün fotoğraflar o şehirden ayrılırken çekilmiş. gezerken hiç aklıma gelmedi çekmek. ankara’dan ayrılırken.

pencere

şimdi eve geldik. iki gündür evde yoktuk, kapıdaki gazetelere de dokunan olmamış. bu röportajın yapıldığını da, eskişehir’de akşam yürüyüşüne çıktığımızda, su aldığımız büfede görmüştüm. zaman olmadığı için orda alamamıştım. kapıda gazeteyi görür görmez de aklıma geldi. şimdi okudum bitirdim. bu yorgunlukla. aynı çikolata bu fotoğrafta da görülmüş. ve hayır bu bir reklam değil.

iyi geceler, tatlı rüyalar diliyor, gidip uyuyorum.

kaleci oyuncu

March20

başlığı ben bulmadım. basketbol ve futbol hakkında girdiğimiz tartışmanın içinde bugünki başlığın bu olsun diye geçen bir cümle oldu. şu anda cümle kuramıyor, sözü toparlayamıyorum. gözlerimi ovuşturacak kadar çok uykum var. 3d gösterimde olan, zaten evde seyrettiğimiz bir filme gittik. hiç bize göre değil başımız ağrıdı gözlüklerden, üstelik evdeki televizyondan seyretmek bu teknolojinin de üstünde bence. ambilightlı, ayak uzatmalı. seyrettiğim bir filmi tekrar seyretmek de cabası.
çok gezdik.
good night moon.

« Older Entries