.

.

atlaya zıplaya lost ve arkadaşları

April7

lost’un bu bölümü ile resmen kendi flash forwardımı yaşadım. charlie’nin parmağı kopmuş mu diye baktım, penny’ nin hastanede doktor olarak, desmond’un karşısına çıkacağını sandım.

aynı şey son çekilen star trek’i seyrederken de oldu. heroes’un sylar’ı, hatta house’un cameron’u bile vardı.

kendi öngörüme göre böyle dizi/sinema seyretmeye devam edersem 6 ay sonra ben de bir dizi kahramanı gibi yalan olacağım.

iyi geceler, iyi seyirler.

hepsi bir arada

April5

teyp

seni ihmal etmedim blogum. hayır çok uykum da yok.

ve hayat dediğin şey; sevdiğin kahvenin zor açılması ama sevmediğin kahvenin “kolayca ” açılmasından ibaret de değil. her seferinde bu başına gelecek de değil.

bir diğer adı : pabuç

March29

eğer bir yıl önce bu yazıyı yazsaydım aynen şöyle diyecektim “hayatımda ayağımı sıkmayan bir ayakkabım olmadı”

bir yıl önce bu kaderimi değiştiren şey ise; artık hayatıma başka birinin de müdahil oluşuydu ki, hep iyi anlamda oluyor. ayakkabı geçmişimi çok net hatırlıyorum. mesela ayakkabı denilen şeyi ilk farkettiğimde 4 yaşımdaydım. babamın doğum günümde aldığı kırmızı rugan ayakkabılardı. çok severdim. insan sadece kendine has zannediyor bu tür şeyleri, ama şebnem ferah bile bu ayakkabılara şarkı yazdı. demek ki herkes, hemen hemen aynı şeyleri yaşıyor.

sonra ikinci en sevdiğimse; bir metre karın – o zamanlar boyum da o kadar olabilir- içinde yürümeye çalıştığım red-kit botlarımdı..

daha sonraları çok beğenerek aldığım ayakkabılar benim için ilk günlerinde tam bir hayâl kırıklığı olmaya başladı. boy uzamasıyla, kemik yapısıyla ilgili falan derken, resmen ayakkabı denilen şey işkence oldu bana.

“ayakkabını aldığın ilk gün evde giy biraz dolaş ” telkinleriyle, kalın bir çorap giyip biraz genişlesin diye uğraştığım çok olmuştur. bunları bilmeme rağmen, yeni bir ayakkabı ile ikinci kez farklı bir şehire gidip bunu yaptığıma ikinci kez pişman oldum. tıpkı geçen seneki gibi, gittiğim yerden yeni bir çift ayakkabı ile geri döndüm. ve yine geçen seneki gibi, ikinci aldığım ayakkabı bana hiçbir sorun yaşatmadı.

oysa ki bildiğin 38,5 numara, taraklı değil ve hiç topuklu ayakkabı da giymem. neden böyle oluyor çözemedim.

sizi ayak mevzusuyla meşgul ettiğim için özür dileyerek, sonra savunma amaçlı şu cümleyi “zaten kendime yazıyorum, okumasaydılar” kurup, resmen kaçarak uzaklaşıyorum.

09.05 – 4

March28

pencere

“hayatımda hiç 250 km/sa hızla geri geri gitmemiştim/k” dedik.

hızlı, çok hızlı, yüksek hızlı trenin bir mekik gibi olduğunu unuttuk. o değil de konya- ankara hattında bir süre çalışan bir adam aldı biletleri. eskişehir’den hatırladığım şeyler; bir arkadaş ziyareti ve ayakkabı yüzünden pek kolay yürüyememek.

pencere

“pencere, en iyisi pencere ” demişti bir şair.

bugün saatler ileri alınmış. uyanır uyanmaz telefonun saatine bakınca 09.05′te kalkacak olan treni kaçırdığımızı zannettik. benim aklıma aynen buna benzer bir şekilde kaçan kpds geldi. evde heycan ve panik üzerine televizyonu açıp bakan biri sayesinde gerçek ortaya çıktı. saati de ya televizyondan ya da telefondan öğreniyoruz.

başka işim olmadığından, neden hâlâ kalkış saati bu şekilde olur diye düşünüyorum.

pencere

bütün fotoğraflar o şehirden ayrılırken çekilmiş. gezerken hiç aklıma gelmedi çekmek. ankara’dan ayrılırken.

pencere

şimdi eve geldik. iki gündür evde yoktuk, kapıdaki gazetelere de dokunan olmamış. bu röportajın yapıldığını da, eskişehir’de akşam yürüyüşüne çıktığımızda, su aldığımız büfede görmüştüm. zaman olmadığı için orda alamamıştım. kapıda gazeteyi görür görmez de aklıma geldi. şimdi okudum bitirdim. bu yorgunlukla. aynı çikolata bu fotoğrafta da görülmüş. ve hayır bu bir reklam değil.

iyi geceler, tatlı rüyalar diliyor, gidip uyuyorum.

kaleci oyuncu

March20

başlığı ben bulmadım. basketbol ve futbol hakkında girdiğimiz tartışmanın içinde bugünki başlığın bu olsun diye geçen bir cümle oldu. şu anda cümle kuramıyor, sözü toparlayamıyorum. gözlerimi ovuşturacak kadar çok uykum var. 3d gösterimde olan, zaten evde seyrettiğimiz bir filme gittik. hiç bize göre değil başımız ağrıdı gözlüklerden, üstelik evdeki televizyondan seyretmek bu teknolojinin de üstünde bence. ambilightlı, ayak uzatmalı. seyrettiğim bir filmi tekrar seyretmek de cabası.
çok gezdik.
good night moon.

nuovamente

March9

bugün yine çok erken uyandık, az uyuduk. bugün yine sarı bir toz bulutu vardı. bugün yine arabalar kaldırıma parketmişti, biz de arabaların yolundan gittik. bugün yine bir şeyler yaptım. bugün yine hafta içi bir gün olduğu için – gazetenin eki olmadığı için, cuma hariç- akşama almak üzere kapıda bıraktım.

bugün yine bu saatte bütün bebekler uyudu.
iyi geceler ay ve toz bulutları.

Ferrari 248

March6

bugün;
oyuncakların aslında bize daha çok yaradığını düşündüm. meğer almak için bahane arıyormuşuz.

üşüdüğümü burnumun soğukluğundan farkedebildim, farkettikten sonrada hiç bir şey yapmadım.
biraz gezdik.
bunu yaptım.

gerisi falan, filan.

çaydakitap havası

March3

burada hava tam çay içme, kitap okuma, bir de battaniye olsa iyi olur havası. yağmurlu ve bulutlu. pek güzel.

şehrin azizleri bir ve iki

February28

kardeşimin doğum günü.

bugün sabah bir profesöre ” türk milleti şöyle şöyledir, hep böyle yaparlar ” dediği için kızdım. bir anda gözümden düştü. yani her ırkın genel özellikleri olabilir. ama kendi milletini eleştirmek adına aşağılamak ve küçümsemek de çok üzücü. bu genelleme işinin fazlaca abartıldığını düşünüyorum.

çok önyargılı bir insan olduğum için başında bilimkurgu, vurdulu – kırdılı, gerilimli, korkulu havalarını hissettiğim bir filmi izlemem. hatta filmin isminden bile izlememeye karar veririm. ama dün nahnu bey’in bana izlettirmek için bulduğu “ismi boşver, seyret gör ” yöntemi uzun zamandır seyrettirilmeye çalışılan bir filmi seyretmemi sağladı. çok beğendim.
böylelikle bütün filmleri seyretmiş oldum.

selvanın ıspanaklı mantısını denedik. diğer hazır mantılardan pek farkı yokmuş.

yağmur yağdı.

iyi geceler.

havadisler

February23

saatimiz 11.30 ‘u gösterirken durmuş. durduğunu unutup saate baktım gerçekten saat 11.30 çıktı. her seferinde olmuyor tabi. saatle aramda hissi kablel vuku diyeceğim komik olacak.

bugün Nikita‘dan öğrendiğimiz üzre eşi tekrar yazmaya başlamış. hem de anladığım kadarıyla uzak bir şehirden.

astronot olmayı çok seven oğlumuz artık herşeyi tadına bakarak, yemeye çalışarak zaman geçiriyor. bizi bile yemeye kalkıyor. ne kadar şükretsek az.

bu kadar. başka bir şey olmadı.

« Older EntriesNewer Entries »