bana en güzel gelen hikaye olayın içinde olupta dünyadan/olan bitenden haberimin olmadığı hikayedir sanırım. bu yüzden bu hikayeyi olayın en süper kahramanı annemden dinlemek için ikide bir onu kızdıracak kadar “anne ben nasıl doğdum” diye sordum bu bir kaç gündür. üstteki fotoğrafta görünen muhteşem pastayı da kardeşim yapmış, yanlışlıkla dolabı açınca gördüm. doğumgünümü “şu hatırladı, bu hatırladı hepsine teşekkür ederim” demek isterdim ama toplamda ailem hariç iki kişi hatırladı. bu sebepten bütün teşekkürleri de onlar kazandı:patagonya, zehra
iki en azından toplanabilir bir sayı tabi
bende “blog konferansı-blog ödülleri ve izlenimlerim” diye kocaman havalı bir başlık atmak isterdim. yine de oradan gün boyu telefonla canlı yayın aldım diyebilirim evde otururken. ayrıca dağıtılan badem şekerini de yedim teşekkür ederim gelecek sene kişiselde 1. olmak istiyorum
domates;
halen bir kısmı konserve kutularının içinde sıkıştırılmış esaretlerini yaşamaktadırlar.
bugüne kadar insanlar tarafından ezilmiş, türlü işkence metodlarına maruz kalarak,tabiri caizdir;suyu çıkartılmıştır.
ezikliğinden pazar yerinde en son kalan, üstüne basılıp geçilen, sebze midir? meyve midir? nedir? sorusunda yerini bulamamış zira ekmek arası peynirin yanında mutlu bir yer edinmiştir. hatta kimine göre; menemen, kimine göre salça demektir.
düşününki tadını kişiden kişiye farklı güzellikte göstermektedir. ayrıca; üzerindeki giysinin yaka tarafında domates çekirdeği kalıntıları hiç olmamış pek az çocuk vardır.
sahte üretimi olan herşey korsan sayılmasına rağmen, sahte domatesler piyasada özgürce dolaşmaktadır. birgün olurda insanlardan bunun hesabını nasıl sorarlar diye iki kez düşünmek, domatesin hakkına girmemek gerekir.
hayallerimizde en azından balkondaki küçük saksıda gerçek domatesler yetiştirmek, onu kanatlarımızın altında korumaya almak, bu kadar muhteşem birşeye hayran kalıp, şükretmek vardır.
son günlerde resmen yastık yerine rüyaya yatıyorum. rüya üstüne rüya, rüya içinde rüya, rüya üssü rüya. hepsini çok net hatırlıyorum. hepsi birbirinden ilginç oluyordu ama dün gecekinden daha ilgincini görmedim -görmeyi umud ediyorum-
şöyleki; arçelikte en yetkili kişi kimse o gelip beni yazılı yapacakmış.
elimdeki kalemin markasıda arçelik.
en yetkili kişi olarak beklediğim kişi de tanıdığım ve uzaktan yakından ne arçelikle, ne benimle alakası olmadığı gibi rüyamın içinde de ne aradığını anlamadığım biri.
şimdi herkes hepbir ağızdan “hayırlara gelir inşallah ” desin. keşke baştan söz alsaydım.
ayrıca birdahaki sefere; istikbal marka otomobillere binip, bosch marka koltuklarda oturduğumu olmadı bellona bilgisayar ekranına baktığımı görmek isterim
> dün bütün bir kış hasta olmadım demiştim. bugün hasta oldum
> tramvayda artık bana hep yer veriyorlar, inmeyecek olanlar kapının önünde durmuyor, kimse yüksek sesle müzik dinlemiyor, cam kenarına hep ben geçiyorum ve hatta başıma yastık veriyorlar desem, bence hepsi yalan olur
her uyuduğumda binbir çeşit rüya görüyorum. hepsini tüm ayrıntılarıyla da hatırlıyorum
> bence huzur; beslenme çantasındaki tostun varlığını bilmektir
> artık size bütün mobilyaların hangi modelleri olduğunu ezbere sayabilirim
> bence mutluluk; tostun varlığını ikinci tenefüs, yani beslenme saatinde hatırlamaktır
> günlerdir tek bir olaydan çıkardığım binbir dersten, çıkardığım tek sonuç; büyükleri üzmemek gerekir. iyiki varsın vicdan azabı ve inşallah bir daha görüşmeyiz
bu nisan günü bana delik deşik bir dut yaprağını hatırlattı. kutunun içindeki delik deşik dut yaprakları da tırtılı. o zamanki ellerimiz küçüktü ve tırtıl yanlışlıkla avucumuza değecek olsa gıdıklanırdık.
kelebek dediğimiz şey; bunalma anında içimize derince çektiğimiz, tertemiz mis kokulu bir hava gibi.
tırtılınkide güzel ölüm, biz de ölünce çiçek filan olsak.
aslında birçoklarının hafta içi denilen zaman müddetinde, hayalini kurup bekledikleri hafta dışı/sonu günleri yine bazı birçokları için geçerli değildir. geçen bir ay boyunca benim içinse hiç geçerli değildi. onun yerine salı, çarşamba ve diğer muhtelif günler bizim evde oturduğumuz günler oldu. zaten günleri bölmekde zaman kaybı gibi, yani şu günler çalışırız şu günler tatil yaparız demek, biraz ömürden çalmak demek bana göre. çünkü böyle gruplayarak hayatımızı; standart, düz, sıkıcı bir yaşama dönüştürürüz.gibi gibi.
herneyse. bunlar garip gelebilir ama yağmurda koşmayan bizim gibiler için gariplikler daha güzeldir. ikinci herneyse. işten eve dönerken yürüdüğüm yolda, kimi zaman köpeklerden kimi zaman arkamı dönüp hiç ne olduğuna bakamadığım, çalıların arasında sadece kıpırdanma sesini duyduğum birşeyin, köstebek, kirpi ya da hiç bilmek istemediğim bir çeşit sürüngenden kaçarcasına olağanca hızımla yürürken, bir atla burun buruna geldim. sonra bu harika şeyin benim yolumdan gitmesine izin vererek -elbetteki korkudan- yolumu çevirdim. herkesin araba kullandığı, benimse ayaklarımı kullandığım yolda atla gitmekte güzel birşey olsa gerek diye düşündüm.
üçüncü herneyse. birkaç arkadaşımla marketten çıkarken, ve ilk defa gördüğüm bir parkın hakkında güzelmiş diye düşünürken, arkamızdan bir adam ” bayan çorabınızı düşürdünüz ” diye bağırdı. o anki halim ne akıl olarak ne de ruhi bakımdan, “çorap düşürmenin” nasıl olabildiğinin tahayyüllüne bile varamazken, marketten alınmış bir çorabın düştüğünün anlaşılmasıyla karşımızdaki adamında duruma içten içe gülmesiyle bu garip günler zincirini tamamlamış olduk.
burada gökten büyük pamuk topları halinde yağan kar var. kar; birçok insanı aynı anda mutlu edebilen birşeydir diye daha önce kaç kez söylediğimi ve daha sonra kaç kez söyleyeceğimi bilmeden, huzurun; hazırlığı bitmiş bir kahvaltının, bardağa dökülen ilk çayının sesinde olduğunu keşfettim.
En son konuşanlar
h-yaman
uragan
DarK
n., hatice, çiLeKli
kuponadam
Elif, uragan, uyuyang [...]