> dün bütün bir kış hasta olmadım demiştim. bugün hasta oldum
> tramvayda artık bana hep yer veriyorlar, inmeyecek olanlar kapının önünde durmuyor, kimse yüksek sesle müzik dinlemiyor, cam kenarına hep ben geçiyorum ve hatta başıma yastık veriyorlar desem, bence hepsi yalan olur
her uyuduğumda binbir çeşit rüya görüyorum. hepsini tüm ayrıntılarıyla da hatırlıyorum
> bence huzur; beslenme çantasındaki tostun varlığını bilmektir
> artık size bütün mobilyaların hangi modelleri olduğunu ezbere sayabilirim
> bence mutluluk; tostun varlığını ikinci tenefüs, yani beslenme saatinde hatırlamaktır
> günlerdir tek bir olaydan çıkardığım binbir dersten, çıkardığım tek sonuç; büyükleri üzmemek gerekir. iyiki varsın vicdan azabı ve inşallah bir daha görüşmeyiz
bu nisan günü bana delik deşik bir dut yaprağını hatırlattı. kutunun içindeki delik deşik dut yaprakları da tırtılı. o zamanki ellerimiz küçüktü ve tırtıl yanlışlıkla avucumuza değecek olsa gıdıklanırdık.
kelebek dediğimiz şey; bunalma anında içimize derince çektiğimiz, tertemiz mis kokulu bir hava gibi.
tırtılınkide güzel ölüm, biz de ölünce çiçek filan olsak.
ucu kalınlaşmış bir kurşun kalemi açmanın ferahlığında diyorumki;
iş dolayısıyla uykusuz geçen gecelerin ardından yorganı başıma çekip tam uykuya dalacakken pencere önünde taklalar atıp beni uyandıran güvercinlerden, kapısının önünden geçerken şimdi dışarı çıkacak diye korka korka bakamadığım köpekten, boyum kadar uzun olan kaloriferin az ısıtmasından ve maalesef; orta boy bir oda büyüklüğündeki yazın yıldızlara baktığımız, kışın kar topu oynadığımız terasımdan ve nihayet bu bir yıl, hayır iki yıl tamam iki buçuk yıllık yalnızlığımdan kurtuluyorum!
safer ayının birinci gününde -bundan habersizce- seferde oluşumun tekabülünü kendime açıklamaya çalışıyorum. bazen böyle şeyler oluyor. eğer biliyorsak işareti üzerimize alınabiliriz, eğer bilmiyorsak kimbilir nasıl da farketmeden geçip gideriz. günlerdir üç-beş saatlik uykuyla bir sonraki uyku girdabına girmelerin, bu düşünce ağrılarının, bu baskıların, bu günlerin, bu gecelerindeki yürüyüşlerin ve bu kadar çok çiçeğin bir anlamı olmalı.
ben anlasam yeter.
sanırım hergünümüz Allah’ın yarattığı şeylerden bihaber geçmekte direniyor. ya da teker teker haberdar oluyoruz. bu haber alma hâlini kendimiz ayarlayamadığımız için; bu vakitte, bu saatte, burada karşılaşmanın bir anlamı olmalı deyip, yâhut nasıl daha önceden haberim olmadı deyip, demek bu zaman en iyi zamanmış deyip, belki de haberdar bile olmadan bilmeliydin bu güzeli deyip, belki de her defasında defalarcasına gördüğün aynı şeyi, aynı şeyi bin parçasına bölüp bölüp, hayran hayran şaşırmalısın deyip, bu nasıl bir “ara”lıktır, bu nasıl bir “orta”lıktır , bu nasıl bir köprüdür deyip,
kendi kendimize sorularımızın, kendi kendine cevaplarını bilmeye bilmeye, kabulleniyoruz.
Allahım sen olmasan kimin aklına gelirim ben diyen şair kim için söylemiş o şarkıyı, bu şiir kime yazılmış.
aslında birçoklarının hafta içi denilen zaman müddetinde, hayalini kurup bekledikleri hafta dışı/sonu günleri yine bazı birçokları için geçerli değildir. geçen bir ay boyunca benim içinse hiç geçerli değildi. onun yerine salı, çarşamba ve diğer muhtelif günler bizim evde oturduğumuz günler oldu. zaten günleri bölmekde zaman kaybı gibi, yani şu günler çalışırız şu günler tatil yaparız demek, biraz ömürden çalmak demek bana göre. çünkü böyle gruplayarak hayatımızı; standart, düz, sıkıcı bir yaşama dönüştürürüz.gibi gibi.
herneyse. bunlar garip gelebilir ama yağmurda koşmayan bizim gibiler için gariplikler daha güzeldir. ikinci herneyse. işten eve dönerken yürüdüğüm yolda, kimi zaman köpeklerden kimi zaman arkamı dönüp hiç ne olduğuna bakamadığım, çalıların arasında sadece kıpırdanma sesini duyduğum birşeyin, köstebek, kirpi ya da hiç bilmek istemediğim bir çeşit sürüngenden kaçarcasına olağanca hızımla yürürken, bir atla burun buruna geldim. sonra bu harika şeyin benim yolumdan gitmesine izin vererek -elbetteki korkudan- yolumu çevirdim. herkesin araba kullandığı, benimse ayaklarımı kullandığım yolda atla gitmekte güzel birşey olsa gerek diye düşündüm.
üçüncü herneyse. birkaç arkadaşımla marketten çıkarken, ve ilk defa gördüğüm bir parkın hakkında güzelmiş diye düşünürken, arkamızdan bir adam ” bayan çorabınızı düşürdünüz ” diye bağırdı. o anki halim ne akıl olarak ne de ruhi bakımdan, “çorap düşürmenin” nasıl olabildiğinin tahayyüllüne bile varamazken, marketten alınmış bir çorabın düştüğünün anlaşılmasıyla karşımızdaki adamında duruma içten içe gülmesiyle bu garip günler zincirini tamamlamış olduk.
burada gökten büyük pamuk topları halinde yağan kar var. kar; birçok insanı aynı anda mutlu edebilen birşeydir diye daha önce kaç kez söylediğimi ve daha sonra kaç kez söyleyeceğimi bilmeden, huzurun; hazırlığı bitmiş bir kahvaltının, bardağa dökülen ilk çayının sesinde olduğunu keşfettim.
pek bişey düşünmeyeyim bugün eylemsizliğimin içindeyken karşıma çıkan, geçmişi düşünenlerin önüne baktığı, geleceği düşünenlerin de gökyüzüne baktığı film. durduk yerde güldük. keşke benim de bir filmim olsa da, böyle de güzel bir sitesi olsa
En son konuşanlar
h-yaman
uragan
DarK
n., hatice, çiLeKli
kuponadam
Elif, uragan, uyuyang [...]