.

.

hayat

June7

yani, şimdi söze nereden başlayacağımı bilemiyorum. çok fazla önemli haber olunca bir süre sonra duyarsızlık başlıyor bittabi. işte o duyarsızlığın içinden önemsiz bir haber de; okuduğum bir kitabı tekrar okumaya başladığım. bunun dışında sürekli, iki kat tutkal, elli kat vernik. başka da bir şey yok.

“… Fakat ben eski Hayri değildim. Hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı. ”

Hayri İrdal

Blog Ödülleri – Oy verilecek ünlüler

April13

sürekli mailler geliyor “blog ödüllerinde kime oy vereceğimizi bilmiyoruz, koşup duruyoruz ordan oraya ” diye. ben de eşe dosta verin diyorum. ama bu eş dost benimkiler oluyor. şöyle ki ; kişisel kategoride nahnu bey ve gezi kategorisinde kidinmind.

eğer bize haber vermeden katılmış başka dostlarım varsa haber versin. bu ikisi hariç oy kullanmadıklarım var henüz.

hepsi bir arada

April5

teyp

seni ihmal etmedim blogum. hayır çok uykum da yok.

ve hayat dediğin şey; sevdiğin kahvenin zor açılması ama sevmediğin kahvenin “kolayca ” açılmasından ibaret de değil. her seferinde bu başına gelecek de değil.

bir diğer adı : pabuç

March29

eğer bir yıl önce bu yazıyı yazsaydım aynen şöyle diyecektim “hayatımda ayağımı sıkmayan bir ayakkabım olmadı”

bir yıl önce bu kaderimi değiştiren şey ise; artık hayatıma başka birinin de müdahil oluşuydu ki, hep iyi anlamda oluyor. ayakkabı geçmişimi çok net hatırlıyorum. mesela ayakkabı denilen şeyi ilk farkettiğimde 4 yaşımdaydım. babamın doğum günümde aldığı kırmızı rugan ayakkabılardı. çok severdim. insan sadece kendine has zannediyor bu tür şeyleri, ama şebnem ferah bile bu ayakkabılara şarkı yazdı. demek ki herkes, hemen hemen aynı şeyleri yaşıyor.

sonra ikinci en sevdiğimse; bir metre karın – o zamanlar boyum da o kadar olabilir- içinde yürümeye çalıştığım red-kit botlarımdı..

daha sonraları çok beğenerek aldığım ayakkabılar benim için ilk günlerinde tam bir hayâl kırıklığı olmaya başladı. boy uzamasıyla, kemik yapısıyla ilgili falan derken, resmen ayakkabı denilen şey işkence oldu bana.

“ayakkabını aldığın ilk gün evde giy biraz dolaş ” telkinleriyle, kalın bir çorap giyip biraz genişlesin diye uğraştığım çok olmuştur. bunları bilmeme rağmen, yeni bir ayakkabı ile ikinci kez farklı bir şehire gidip bunu yaptığıma ikinci kez pişman oldum. tıpkı geçen seneki gibi, gittiğim yerden yeni bir çift ayakkabı ile geri döndüm. ve yine geçen seneki gibi, ikinci aldığım ayakkabı bana hiçbir sorun yaşatmadı.

oysa ki bildiğin 38,5 numara, taraklı değil ve hiç topuklu ayakkabı da giymem. neden böyle oluyor çözemedim.

sizi ayak mevzusuyla meşgul ettiğim için özür dileyerek, sonra savunma amaçlı şu cümleyi “zaten kendime yazıyorum, okumasaydılar” kurup, resmen kaçarak uzaklaşıyorum.

bir günlük hikayesi

February12

artık düzenli bir şekilde yazmaya karar verdim. evde günlük niyetine alınan 2 tane defterim var. bir tanesi tarihli. ona da düzenli yazmayı başaramadığım için geçmiş tarihli bir defter oluyor artık. deftere bakıp neresinden başlasam diye düşünürken aklıma bir fikir geldi, özellikle bizim gibi tembel günlükçüler için ; “geçmiş tarihli günlük” şöyle olacak en kısa anlatımıyla ” tarihte bugün “. geçen yıl bugün şu şu oldu diye sıralamayı düşünüyorum. tabi ki her plan gibi bunun da suya düşme ihtimali yüksek.

ikinci defterime gelince o da başka bir suya düşen mükemmel planlarımdan biriydi. tarihleri tamamen karışık olacaktı hatta gitttiğim yerlerde ya da o günü hatırlatacak herhangi bir şeyi deftere yapıştıracaktım. yemek yediğimiz yerlerin tuzluk poşetleri var mesela.

neyse bütün bu tembelliğe son verip biraz da daha basitten alarak, kısa cümlelerle, en azından buraya her gün yazıcam. inşallah.

bugünden başlayalım:

bugün annemin doğum günü. ilginç olan dünyanın en güzel hediyesi bana geldi. bebek her gün yeni bir şeyler yapıp bizi şaşırtıyor. daha sabırlı olmaya karar verdim, çeşit çeşit kararlar aldım. karar kelimesi hem alınan hem verilen bir şeymiş bunu farkettim.

bugünlük bu kadar. yarın görüşürüz.

” yürü ya kulum “

November18

dün ilk defa dışarı çıkışımızdan sonra ikinci defa zaruri bir iş için dışarı çıktık. vahşi dünyanın sıkıntılarını güç bela atlatıp eve geldiğime şükrediyordum ki kapıyı açamadım. 10 dk elimi acıtana kadar uğraştım. anahtarın üstüne bir sürü dua okuyup tekrar denedim. olmadı. tam inanarak okumadın dedim kendime bi daha okudum. yine olmadı. o zaman bütün günahlarım için tövbe edeyim derken asansörden bize kargo getiren bir adam geldi. kapıyı tek seferde açtı.

o an anladım. yardım isteyince nereden geleceği belli olmaz.
sırlar dünyası gibi değilmi:P

muvakkit

January24

zamanı takip edince daha hızlı geçtiğini düşünürüm hep. işyerinde bu hiç mümkün olmasa da tatil günleri saate bakmam, tarihi hatırlamak istemem. yoksa zaman elimden kayıp giden birşeymiş gibi gelir -ki öyledir-. sayılan zamanın değerli olmamasını sayılan paranın bereketinin kaçmasına benzetebiliriz belki.

zamanı çok iyi değerlendirebildiğimi söyleyemem. ama gerçekten gereksiz olduğunu düşündüğüm, örneğin; bana çok da anlamlı gelmeyen ticari amaçla yazılmış kitapları anında farkeder ve okuyamam ya da görüntüleriyle gözüme de gönlüme de güzel görünmeyen dizi, film gibi şeyleri de izleyemem.

uzun zamandır dizilerin filmlerden daha iyi olmasından mıdır, yoksa benim anlattığım sebeplerden ötürü damak tadıma (!) uygun film olmayışından mıdır bilmem, seyredecek film bulamamıştım kendime. benjamin’in hikayesine de göz ucuyla bakmış, burun kıvırmış ve seyredecek dizim de kalmadığından başına oturmuştuk.

adının benjamin olmasından ya da daha ilk başında tersine çalışan bir saatle başlayıp belki hayatta en sevdiğim ikinci kitabı hatırlatmasından olsa gerek, çok sevdim :)

bilginize sunula.

yanımdakine verilmek istenilen mesaj

October26

mesela diyelimki yağmurlu bir günde birisi şemsiyemi istese veririm ama bataniyemi istese hayatta olmaz. mesela diyelimki nescafe ve çay seçeneğimiz olsa herkes nescafe dese ben yine çay derim. mesela yatarken asla çorap giymem.

meselenin özü / saded: battaniye altı bir çay sefası istemektedir gönül. zamanda yavaş hem, tam bir saat eksik.

s. a. e.

October12

ne zamandır bol gelen saatimi saatçiye götürme fırsatımız olmamıştı. belki uzun süredir diğer pili bitmiş olan saatimi de takmadığım için saate artık ihtiyaç duymuyordum. saate bakmayınca zaman bana daha çokmuş gibi geliyor bir de. fırsat olunca da saati nasıl bileğime göre ayarlayacaklardı diye merak ediyordum.
sylardan mı etkilendim yoksa okuduğum kitaptan mı bilmiyorum gittiğimiz saatçi bana çok esrarengiz bir yer gibi geldi. duvarlarda ve masa üzerindeki cam içindeki saatler, masalarında oturmuş gözlüklü saat tamircileri. sylar saatin içini gösterip ne demişti bunu anlarsan dünyayı anlarsın.

dünya değil de benim anlayamadığım biri varsa bu “işini bilen adamdır”. işini bilen adam sorunu görür görmez tanır, ne yapacağını bilir. karşısındaki “kafası soru işaretleri ile dolu olan bana” da hiç bir açıklama gereği duymadan işini yapar bitirir. hayranlık ve şaşkınlık içinde leblebiyi ancak cümle içinde geçince anlarım.

soru işaretleri dolu kafamla oturduğum yerden diğer masalardaki heycanlı müşteri ve işini bilen saatçileri büyülü ve esrarengiz bir dünyaymışcasına seyrettim. gittikçe selenaya dönüşen bu dünyadan ” bir deneyin bakalım” diyen sesle resmen uyandım.

saatim çok güzel oldu.