'teras' Departmanı


01
Şbt
2008

ben bu şarkıyı sana yazdım’

sanırım hergünümüz Allah’ın yarattığı şeylerden bihaber geçmekte direniyor. ya da teker teker haberdar oluyoruz. bu haber alma hâlini kendimiz ayarlayamadığımız için; bu vakitte, bu saatte, burada karşılaşmanın bir anlamı olmalı deyip, yâhut nasıl daha önceden haberim olmadı deyip, demek bu zaman en iyi zamanmış deyip, belki de haberdar bile olmadan bilmeliydin bu güzeli deyip, belki de her defasında defalarcasına gördüğün aynı şeyi, aynı şeyi bin parçasına bölüp bölüp, hayran hayran şaşırmalısın deyip, bu nasıl bir “ara”lıktır, bu nasıl bir “orta”lıktır , bu nasıl bir köprüdür deyip,
kendi kendimize sorularımızın, kendi kendine cevaplarını bilmeye bilmeye, kabulleniyoruz.
Allahım sen olmasan kimin aklına gelirim ben diyen şair kim için söylemiş o şarkıyı, bu şiir kime yazılmış.

‘cem adrian


30
Tem
2007

lisan-ül gayb

beynimde neler olup bitiyor bilmek istiyorum.herşeyi herşeye benzetiyor, olmadık sonuçlar elde ediyorum. en son terasta hızla arkamı döndüğümde (neden hızla döndüysem) iki tepenin arasından güneş batarken,tepedeki küçük ağacımsı, çalısal oluşumları, sıra sıra giden deve kervanına benzettim. duvardaki hiçbir deterjanın çıkaramadığı çivi sonrası lekeleri; kertenkele, hamamböceği, envai tür örümceğe benzetmelerimi saymıyorum.

” susuz çölde kaldın serap görüyorsun sen ” desen niye deve, kervan göreyim.
” aklın fazla çalışıyor dinlenmelisin sen ” desen, bu sefer gözünde bir mor leke görmen muhtemeldir. durduk yerde kötü olmayalım.


18
Tem
2007

Şivlilik

evde sessiz sakin otururken dışarıda bir gürültü koptuğunun farkındaydım. pek oralı değildim, ta ki evin içindeymişcesine yüksek bir sesle patlayan havai fişeğe kadar. hayır korkudan yere yatmadım, olduğum yerde dondum kaldım. peşpeşe bir kaç taneden sonra terasa çıkıp olanı biteni anlamaya, bir düğün varsa hemen gitmeye karar verdim. maksat etli pilav. akşam vakti siz deyin 20, ben diyim 30 tane çocuğun “Allah Allah Allah ” nidalarıyla bizim evin kapısını zorladıklarını gördüm. beni görünce en yüksek, incecik, çığlık kıvamında hep bir ağızdan “şivlilik” diye bağırdılar. o zaman tabiri caiz ise “kafaya dank ” etti. önceki şivlilik gününde acemiyken, hiçbişey almadığımdan kapıyı açıp açmamakta tereddüt etmiştim.

oysa şimdi terasta durmuş, kapıyı yüklenerek açmaya çalışan bu askerlere, damdaki gelin edasıyla şekerleri saçıp savurmak istedimse de, bu evde yalnız bir kiracı olduğum ve bahçedeki çiçeklerin ne kadar değerli olduğunu aklıma getirmiştim.

şivlilik diğer şehirlerde zuhur eden bir olaymıdır bilemiyorum. ilk defa Konya’da gördüm. üç ayların başlangıcını kutlamanın en süper hali diyebilirim. bayram gibi. başımın üstünde hilal, görebildiğim en uzak noktaya kadar havai fişek olsun, uçan ve parlayan ne varsa hepsini görebiliyordum (teras görüş alanı:270 derece :) . aşağıdaki kapıya inip, şekerleri sıraya girmelerini filan beklemeden kapışma usulü ile verdim yani vermedim. aldılar.

ateş yaktılar. kızkaçıranmıydı neydi ondan patlattılar. kendi etrafında çılgınca dönen, ateşi savuran, adını bir çocuğun; ” işte torpil bu! ” demesiyle öğrendiğim şeyi yakıp, üstüne gidip, kaçarak, aynen kovboyların topuklara ateş edip dans ettirmeleri gibi kaçıştılar. bir haftadır marketlerde satılan fenerlere de bu grubun “fener alayı” diye sokaklarda gezmesiyle anlam kazandırdım. bir kısım fener alayı diye bağırırken aradan “akp” “mhp” seslerini de duydum:) bu çıkan sesler annelerinin sansürlemesi ile son buldu. hâlâ devam ediyor.

üç aylarınız mübarek, Recep’e, Şaban’a, Ramazan’a selam olsun.

hâlâdan biraz sonraki edit: yangın var diye bağıran çocuk seslerini de ciddiye almamıştım, meğer yaktıkları ateş boş arsanın yarısını yakmış. itfaiye geldi. onun sesini ciddiye aldım. :D


14
Tem
2007

güvercinlerin kilo sorunu

evin sağ tarafındaki ve sol tarafındaki, hatta önündeki evlerin teraslarında beslenen güvercinlerin, gittikçe küçük tavuklara benzemeye başladıklarını düşünüyorum. tabiki bütün gününü çatıda yürüyüş yaparak geçiren güvercin bunlar, bazen toplu halde çatıda güneşin batışını seyrediyorlar. perdeyi açar açmaz göz göze gelmesek, uyurken pencereye çarpıp “kim var orada ” şaşkınlığıyla yataktan fırlayışıma sebep olmasalar aslında tatlı bile olabilirler.

bir de mesela; öne bakarmış gibi duruşlarında anatomik olarak yana da bakabildiklerini gözgöze gelince anlamak da kötü. hiç gözünü de kaçırmıyor.

bir diğer tavuğa benzeme çabasını da İstanbul martılarında görmekteyiz.


16
Haz
2007

korkak izleyici

korkmuş izleyici

dün akşamki fimlerin isimleri; blade, öldürme hakkında bir film, üç defin ve benim için korkunç sayılabilecek bir kaç film daha. gece çok rüzgar olduğundan çatıdan gelen sesler, terasta korkunç bir sürüklenme sesi (uçup gelen bi poşetmiş), yan evin bahçesindeki muhtemelen açık kalmış çeşme sesi, çok uzaktan ara ara rüzgarın getirdiği alarm sesleriyle yeterince ve fazlasınca korku filmi setindeyim.
herşey duruma uygun olunca hayal gücümde korkuda sınır tanımayıp hikayeler yazıyor. misal; baskülün üzerinden inmeme rağmen gösterdiği kilonun değişmemesi gibi filan. sanki hayalette benimle aynı kiloda olacak.


11
Haz
2007

yağmur

yağmur


28
May
2007

mesele

nada malanima/ma che freddo fa

şarkıyı keşfettiren D.Z. Belbo


26
Mar
2007

-Haydi iç de çay koyayım*

günlerden, terasta çay içilecek bir havaydı. bense ne çayı ne terası deyip kendi havamda, bütün çabalarımın boşa gitmesine neden olacak kadar büyük, avare bir edayla boşver düzeltmezlerse bırakırım okulu diyebilecek kadar da küçük bir “rakam” yanlışını düzeltmek için okulumla aramı yapan yere gittim.

sorunu ilk cümlemde anlayan genç çocuk beni, kendisinden masaca ve yaşça daha büyük bir çocuğun yanına götürdü. bünyesinde, hoyratça, sağa doğru eğilmiş bir dal gibi duran elinde, az kaldı külü düştü düşecek sigarasıyla az biraz sinirli bir şekilde bana baktı. kendimden bu bakışa karşılık tamam bırakırım okulu yeterki siz üzülmeyin korkaklığı beklerdim oysa tuhaf bir şekilde bu işi çözmeye karar vermiştim.

bana “rektör gelse bunu düzeltemez” dedi. içimden de bi gülmek. ben de az kalmayıp “ben sizden sihirli değnek istemiyorum, bi sorun var ve nasıl çözebilirim onu istiyorum” dedim. havalı bir edebiyat oldu.

sonra baktım bu inat meselesi değildi ve bazı insanların suyuna gitmek gerekirdi. ben sigaranın külüne baktım o da bana baktı, düşündü. genç çocuk benden daha korkak çıktı ve titrek bir sesle buyrun hanfendi dedi dışarı çıktım.benim hakkımda kimbilir ne konuşuyorlardı. işte öğrendiğimiz matematik hayatta bu işe yarardı. ben de uygulama stajında. neyse genç çocuk bana yeni bi kimlik verdi uzun uzun ne yapmam gerektiğini anlattı. yaptığım hatanın karşılığı bankaya cüzi bi miktar ödemem gerektiğini söyledi demişmiydim sevgili dostlarım matematik bu işe yarar, sayısal hatalarımızı sayısal nesnelerle ödemek için. neyse bu kadar romantik olmasın.

bankalardan, şehrin diğer ucuna yürünecek bir bankaydı. bense ne bankası ne yürümesi deyip bankanın yolunu tuttum. dedim ki böyle böyle tamam şöyle şöyle. bitti. yolda bir mng kuryesiyle az daha çarpışıyordum. o umursamadı, bende umursamadan yürüdüm. yürüdüm. yürüdüm. (hiç bitmeyecek sanki efekti)

içerisi geldiğimde kalabalıktı. genç çocuğa zaten tanışırmışız gibi “ben geldim” şeklinde kafa salladım. hiç konuşmadan dekontu aldı. bir miktar evrakı yazıp çizdim. dedim böyleyken böyle arz ederim. sonra genç çocuk daha büyük çocuğun yanından hanfendi gelirmisiniz dedi. baktım sigara bitmişti. gözlerime bakmaz da pencereden dışarı bakar bir şekilde “sınavlarda kimseye söyleme, uğraştırırlar finallerden sonra gel görüşelim” dedi. bende mutlu bir şekilde yoluma baktım. tam çantamdan yoluma bakacakken mng kuryesiyle çarpıştım çarpışacak oldum yine. yine umursamadı, yine umursamadım.

şimdi saatlerden terasta çay içilecek bir hava.
- Haydi iç de çay koyayım*

*Ah Muhsin Ünlü


25
Mar
2007

onu ben öldürmedim

onu ben öldürmedim

kaç gündür akşam eve geldiğimde sanki bilirmiş gibi hemen kendi odasına doğru yol alırdı. bense dış kapıda, buyur bi dışarı çık, hava al diye yol gösterirdim. beni hiç dinlemedi. aynı evde yaşamamıza rağmen pek az görüşürdük. belki çay koyarken ben, o da mutfakta bir şeylerle meşgul olurdu. ya da akşam yemeklerimin davetsiz misafiri. bugün teras kapısının önünde buldum onu. önce, evdeki herşeyin ömrünü bi biçimde tamamlamaya başladığını farkettim. irkildim diyemem, çok irkildim diyebilirim. sonra, ben bunu bi daha bu kadar yakın yakalayamam deyip bir kısım fotoğraflarını çektim. daha sonra da bir kağıt parçasını kürek yapıp fırlatmak usülü ile terastan aşağı bırakıverdim. bahçeye. hayatının son uçuşu oldu.

evde yaşayan tek canlı olarak saltanat yine benim.

çiçekleride rüzgar almış getirmiş. ne gerek vardı rüzgar, teşekkür ederim, ben bunları hemen suya koyayım diyesi geldi o an insanın. demedik ama.